19 Haziran 2013

Kediler Neden 9 Canlıdır?

© Copyright
Pek çok şeyin aslı astarı bilinmediği için saçma sapan anlamlar yükleniyor zaman içinde. Kedilerin dokuz canlı olduğu efsanesi de böyle bir şey. Ben de sanıyordum ki mitolojide, kutsal kitaplarda falan böyle dokuz canlı, "ölüp ölüp ölmeyen" bir kedi var, o yüzden böyle söyleniyor. Meğer işin aslı bambaşkaymış.   

Semih Gümüş'ün Yazarın Yalnızlık Burcu'ndaki "Hayvana Hayvan Demeyen Edebiyat" başlıklı denemesinden öğrendim: "J. M. Masson, Kedilerin Dokuz Duygusal Canı'nda kedilerin dokuz temel duyguyu yaşadıklarını belirtiyor: narsisizm, sevgi, tatmin, bağlılık, kıskançlık, korku, öfke, merak, oyunculuk." Yalnızca bunlar da değil, kedilerde ayrıca "üzüntü, sevecenlik, merhamet, hayal kırıklığı, geçmişe özlem, sıkıntı, utanç, kayıtsızlık, yoğun dikkat ve düşünce, kızgınlık, şaşkınlık ve kendinden hoşnut olma duyguları" da varmış. 

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, nankörlük yok. Neden olsun ki? Kediler nankör değiller. Kendimi bildim bileli kedimiz vardır, şimdiye dek kaç kedi bizimle yaşadı onu da bilmiyorum, şimdi de yaşlı Ramazan var, birinden birinin nankörlüğüne rastlamadım. Kedilerin nankör olduğu hakiki bir yalandan başka bir şey değil. En az köpekler kadar sadıklar insanlara. Keşke birlikte yaşayan tüm insanlar da kedi ve köpeklerin yarısı kadar olsun birbirlerine bağlı olabilselerdi.

18 Haziran 2013

Kaleme And*

Cem Akaş


Kalemine ve yazdıklarına and olsun ki, deli değilsin. Göreceksin, sen göremesen de dünya görecek – yazdıkların, en büyük ödülü hak ediyor: okunmak. Kalemine güven – yeteneğin var. Kimin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da. İşin doğrusu, ömrünü yazıya verme yolundan sapanlarla o yoldan gidenler, eninde sonunda ayrışır. Bunu inkar edenler hep olmuştur, olacaktır da; sen onlara aldırma. Onlar, senin kendileriyle uyuşmanı ister; böyle yapsan, senden iyisi olmaz. Diliyle iğneleyen, köşebaşını tutan, iyi yazıyı sürekli engelleyen, saldırgan, zorba, kendini ve takımını kollamaktan başka bir şey düşünmediği halde yeni'ye, gerçek'e açık olduğuna yemin eden, soysuzluğu yazdıklarıyla tescilli tüccar yazara, konumu ve çevresine topladıkları yüzünden aldırış etme. Gerçek yazının ilkeleri ona okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları,” diyecektir. Onun burnuna pek yakında damgayı vuracağız. Biz bunları, vaktiyle dergi ve yayınevi sahiplerini denediğimiz gibi denemiş oluruz. Dergi ve yayınevi sahipleri, daha sabah olmadan, başka birşeye ihtimal vermeden, dergiler, kitaplar yayımlayacaklarına yemin etmişlerdi. Ama daha onlar uykudayken toplumun tüm katmanlarını sarsan deprem, yazın dünyasını da allak bullak etmiş, iyi yazının gözden yitmesine yol açmıştı. Bu yayıncılar işin farkında değildi tabii. Sabah olduğunda, “Yapıtlarınızı devşirecekseniz erken çıkın,” diye birbirlerine seslendiler. “Bugün orada, 'Ben yeni bir yazının yazarıyım,' diye ortalara dökülen düşkünlerden hiçbiri yanınıza sokulmasın,” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Genç yazarları destekleyebilecek güçleri varken, böyle konuşarak erkenden gittiler. Masalarına oturup yazın dünyasının halini gördüklerinde, “Herhalde yolumuzu şaşırdık; hayır, bu gerçek olamaz; bizim için yazacak kimse yok mu? Bize kala kala yalnızca şu molozlar mı kaldı?” dediler. Ortancaları, “Ben size iyi yazına sahip çıkmak gerek dememiş miydim?” dedi. Hatalarını kabul etmek yerine, birbirlerini suçlamaya başladılar. İşlerin düzeleceğine dair hala bir umutları vardı, ama bunun için parmaklarını bile kıpırdatmak istemiyorlardı. İşte azap böyle birşeydir; ama ölü bir yazının vereceği azap çok daha büyüktür; keşke bilseler! Kaleme saygılı olanlara kitap dünyasında her zaman yer vardır. Kendini kaleme adamış olanlar, hiç bu suçlularla bir tutulabilir mi? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz? Yoksa, doğru dürüst bir kitap okumuşluğunuz bile yoktur ki sizin. Seçimleriniz, hep kulaktan dolma yargı kırıntılarıyladır. Yoksa, sınırsız yeteneği olanlarla kapsamı sınırsız sözleşmeler yaptınız da, onların her yazdığı sizin mi olacak? Sor onlara: “Kim yer ulan bunu?” Yoksa, kendi aralarında şike mi yapıyorlar, danışıklı dövüş müdür oynattıkları? Doğru sözlüyseler, ortaklarıyla birlikte çıksınlar ortaya, iki dakika adam olsunlar. Ama yapamazlar. Gözlerini yere dikerler; yüzlerini alçaklık bürür. Yeni yazının gücünü yalanlayanları bana bırak. Ben onları bilmedikleri yerden öyle bir deşeceğim ki - yavaş yavaş, azap vere vere. Onlara mühlet veriyorum; doğrusu benim tuzağım sağlamdır. Yoksa sen onlardan telif ücretini istiyorsun da, hakkını mı veriyorlar? Yoksa görünmeyenin bilgisi onların yanındadır da, kendileri mi yazıyor? Sen kalemine güven, yaz, yazdığını ortaya bırak, dayan. Balık sahibi Yunus gibi olma. Yaz ve bekle, semeresini elbet görürsün; kimsenin seni kınamaya hakkı yok. Kalemine bağlı kalırsan, seçilmişlerden olursun, ömrün bir işe yarar, şöyle ya da böyle. Bunu inkar edenler, yeni yazının yapıtlarını okuduklarında onun yazarlarını neredeyse gözleriyle, bakışlarıyla gömmeye kalkışmıştı, yine de kalkışacaklardır. “Bunların hepsi deli,” diyorlardı, yine de diyeceklerdir. Oysa yazdıklarımız ve yazacaklarımız, alemlere bir anımsatmadan başka bir şey değildir. 


© Colin Burke (Detailed)


*Bkz. Kuran, çev. Hüseyin Atay: “Kalem Suresi”.

Amenna

Semih Gümüş, Yazarın Yalnızlık Burcu

16 Haziran 2013

Düş

Uyuyan uyandığında düş son bulur. 
Peki ya düşçü uyandığında düş ne olur?
Nietzsche

Babama

Ayşe Ceylan Kebeli


Ne zaman konu babadan açılsa yüreğimin orta yerinde aniden bir sızı belirir. Hani, hiç bir şeye benzemeyen tuhaf bir his. Babam tutunduğum ilk dalım, öğretmenlik mesleğine kararımın ilk adımı, verdikçe verenim, en sağlam dayanağım...

Gurbette sık sık rüyalarımda yoklar beni, bazen sabahları gözlerimi yaşlı bulmamı sağlar. "Yine zayıflamışsın," der her tatilde, "kendine hiç bakmıyorsun kızım." Beni uğurlamak için havaalanına geldiğinde göz göze gelemeyiz. Arkasını döndüğünden emin olduktan sonra 112 no'lu kapıya giden tabelanın altından geriye bakarım. Az öncekinden farklı gördüğüm omuzları düşmüş bir adam yürüyüşüdür, mutlaka ağlarım. Büyüdüm, tek ayak üstünde mücadelelerim zamanından önce yaşlandırdı beni de babam bunu hiç göremedi. En çok onun gözünde çocuk kaldım.


Babam, en hassas yanım.


Çocuklara, babam da öğretmendi, demek çok hoşuma gider, hem de en iyisinden. Yirmi yıl tek öğretmenli bir köy okulundaki mücadelesini anlatırım. Sıramıza tebeşirle çizdiği kuşların üstünden çakıl taşlarıyla nasıl geçtiğimizi... Köy ekmeğini koyduğumuz tabaklarımızda çatal bıçakla nasıl yemek yenileceğini öğrettiğini... Kola kutusundan yaptığım kumbarama fark ettirmeden attığı paraları, bunlarla beni ödüllendirdiğini...

***
Bitlis'e tayinim çıktığında "sen şimdi gerçekten gidecek misin?" dediğinden beri hayli zaman geçmiş, kavuşmalarımız yetersiz, özlemlerim hep daha baskın. Ben bir gün döneceğim de babacığım sen hiç gitme, bizi bırakma sakın!
Başımızda olduğuna minnetle, günün kutlu olsun!

15 Haziran 2013

Yaprak Dökümü

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr

Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar

Onlar da olmasalar benim gayri kimim var?


Can Yücel


13 Haziran 2013

Edebiyat Nedir?

Kim: Murathan Mungan, nerede: Birikim Dergisi'nde

12 Haziran 2013

11 Haziran 2013

Düş'ünüp Durmak

Düşünde şarkı söylüyor çocuk, elinde bir mikrofon. Ama o denli heyecanlı ki, o denli kendinden geçmiş ki, ikide birde şaşırıyor, şarkının sözlerini yanlış söylüyor ya da unutuyor. Hocası gibi bir adam duruyor orada, elinde şarkının sözlerinin yazılı olduğu bir kağıt. Çocuk yalvarır gözlerle ona bakıyor: Elindeki kağıdı ver de bakıp okuyayım, kurtulayım şu durumdan. Ama adam hiç de verecekmiş gibi bir renkte değil; vermemem senin için daha iyi, dercesine bir ifade var yüzünde, bunu söylemiyor elbette, ama çocuk hissediyor, düş bu ya, düşte insan hisseder her şeyi, zaten çocuk da gözleriyle istiyor kağıdı. 

Benim için iyi olanı kendim neden bilmiyorum, diye meraklanıyor çocuk, alt tarafı bir şarkı, onu da yanlış söylüyorum işte, versene be adam şu kağıdı! Vermiyor. Çocuk uzun uzun düşünüyor, merak ederek düşünüyor. O denli uzun bir düşünüş ki bu, sahnede bir şarkılık kalış süresini kat be kat aşıyor, ama bu bir düş, düşte ne fizik yasalarına bağlı kalmamız gerekir, ne zamana, ne de mekana. 

Çocuk boyuna düşünüyor. 

Peki, adam elindeki kağıdı niye vermiyordu çocukcağıza? Bunu hiçbirimiz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Düşün sahibi bile bilemeyecek. 

© Copyright

Manzara

© Copyright

10 Haziran 2013

Okur-Yazar

Okuyacağı kitapta, arka kapakta yazılanlardan daha fazla şey olduğunu bilen biri, okur olmaya yaklaşmış bir okuyucudur. Okuyacağı kitapta, arka kapakta yazılanlardan bütünüyle ayrı şeyler olduğunu bilen biriyse gerçek bir okurdur. Çünkü kitabı yazan yazardır, arka kapağı yazansa editör.

Kahraman

Andrea: Mutsuz, kahraman yetiştirmeyen ülkedir.
Galileo: Hayır, Andrea: Mutsuz, kahramana gereksinim duyan ülkedir.

Bertolt Brecht, Galileo'nun Yaşamı

8 Haziran 2013

Ayrılık

© Copyright

İki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması 
neyi değiştirir
son istasyonun

Sunay Akın

6 Haziran 2013

3 Haziran 2013

Düş'mek

"Neden bu kadar çok uçaklı rüya görüyorum?" Bunu soruyor kendine. Olmadık yanıtlar uyduruyor içinden: "Üç beş yaşımda hep yüksekliklerden düşerdim, nicedir öyle düşler görmez oldum. Bundan mıdır acep, bunca uçaklı düş görmem?" Kahvesine uzanıyor, bakıyor kahve bitmiş. "Ne ara bitti bu?" diye soruyor kendine. Sorduğu da yok ya, öylesine... Gördüğü düşe geliyor yine; bir saat olmadı uyanalı. "Gündüz uyuyamazdım eskiden," diye geçiriyor içinden, "hem de hiç. Gündüz düşleri de bir başka oluyormuş. Gerçi, gecesi gündüzü mü kaldı düşlerimin." 

Uçakları çok severmiş eskiden, çevresindekiler böyle diyor. Pilot olmak istiyormuş bir zamanlar, can atıyormuş bunun için. Şimdiyse pek çok kimsenin bilmediği bir şey var, o hâlâ uçakları çok seviyor, ama acı gerçeğin ayırdına çoktan varmış: pilot olmak suya düştü. Uçakları da değil aslında, uçmayı seviyor. "Düşler de olmasaydı, bunca hayal kurmamızın ne anlamı kalırdı," diye geçiriyor. Sonra, acı bir ses duyuluyor kafasının derinliklerinden: "Senin kurduğun hayal de, işte böyle, anca düşte gerçekleşir." Böylesi acı sesleri öteden beri sever, bu bilinen bir şey. "Her zaman acı konuşacak birileri bulunmaz be oğlum." Dost sohbetlerinde hep söylediği sözdür bu. İnceden bir dokundurmadır aslında, dost dediğin acı konuşmalı, sana ayna tutmalı, demeye getirir. Anlayana... 

Gördüğü düş diyorduk, ne oldu sahi, niye beklediği uçak bir türlü gelmiyordu?   
Sayfa başına git